AKP’li Binali Yıldırım ve Murat Kurum karşısında yarışarak iki kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinin ardından hakkında çok sayıda soruşturma ve dava açılan Ekrem İmamoğlu'nun, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı dönemine ilişkin "makam aracı" davasında duruşma başladı.
İmamoğlu'nun, belediyeye makam aracı alınmaması amacıyla kendisine ait aracı makam aracı olarak kullandığı iddiasıyla yargılandığı dava Silivri'de devam ediyor.
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan iddianamede İmamoğlu hakkında "görevi kötüye kullanma" suçlaması yöneltiliyor. İmamoğlu için 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.
Mahkemenin verdiği ara sona erdi. Mahkeme heyeti davanın 23 Ekim 2026 saat 14:30'a ertelendiğini duyurdu. Ayrıca, bir sonraki duruşmada Ekrem İmamoğlu ile Fatih Keleş'in hazır edilmesine ve savunması alınmayan 4 kişinin savunmasının alınmasına karar verildi.
Duruşma yine Silivri’de görülecek.
Mahkeme heyeti duruşmaya ara verdi. Ara sonrasında ara karar kurulması bekleniyor.
Savunmalar sonrasında iddia makamına savunmalara dair ne dediği sorulması üzerine, iddia makamı, "Beyanlara diyeceğimiz yok, ifadesi alınmayan sanıkların ifadesi alınsın" yanıtını verdi.
Avukat Mehmet Gencel Ergül söz aldı. Ergül altı müvekkilinin davada yargılandığını belirterek şunları söyledi:
"Bu davada huzurunuzda altı müvekkilim yargılanmaktadır. Bunlardan dört tanesi şu anda belediye, Beylikdüzü Belediyesi encümen üyeleridir. İki tanesi de encümenin verdiği kararı uygulayan kişilerdir. Ancak öncelikle iddianamede bir nokta dikkatimi çekmiştir. Encümenin aldığı karar 17 Mart 2015 tarihlidir. Hâlbuki iddianamede 2018 olarak eylem bitiş tarihi gösterilmiştir. Zamanaşımı olayında önem taşıyan bu olay üzerinde dikkat çekilmesini arz olunur. İkincisine gelince: Efendim, müfettiş incelemesinden sonra Danıştay Birinci Dairesi soruşturma izninde, Beylikdüzü'nde Sayın Ekrem İmamoğlu ve diğer üyelere dâhil olmak üzere soruşturma izni verilmiş, soruşturma dosyası Büyükçekmece Cumhuriyet Savcılığına gelmiş, 2020/16.702 sayısını almıştır. Bu sayıdan biraz evvel sayın meslektaşımın da anlattığı gibi mahkeme resen bir bilirkişi seçerek inceleme yaptırmış, sonuç olarak bilirkişinin verdiği raporda kesin ve net bir şekilde, 19 sayfalık kapsamlı bir rapordur, kamu zararının oluşmadığı açıklanmıştır.
"BİLİRKİŞİ RAPORU ÇOK ENTERASAN"
Binaenaleyh, bunlara yetinilmemiş, Danıştay kararından İstanbul mahkemeleri yetkili, savcılığı yetkili kılındığından Büyükçekmece Cumhuriyet Savcılığı tarafından 16.702 sayılı dosyadan yetkisizlik kararı verilerek İstanbul Cumhuriyet Savcılığına gitmiş, İstanbul Cumhuriyet Savcılığında 228.000 bilmem kaç sayısını almış, orası da incelemeden sonra bu yetkisizlikle tekrar göndermiştir. Bu döndüğü sırada da zaten Fethi Bey'in ve Önder Atasoy'un ve Yusuf Kurt tarafından bir bilirkişi raporu tanzim edilmiştir. Bu bilirkişi raporu enteresan, çok enteresandır. Son kısmına baktığımızda efendim, bu şekildeki tahsisi 237 sayılı Kanun'un 17. maddesine eklenen 6338 sayılı Kanun'un 2. maddesine göre uygun düşmediği, bu sebeple hukuka aykırılık teşkil ettiği deniliyor. Her hukuka aykırı olan bir durum görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabilir mi? Kesinlikle hayır. Bu görev içerisinde hani bilirkişi kurulunun bir kamu zararı oluşup oluşmadığını kendilerinin tespit etmiş görevinin gereklerinden değildi? Hâlbuki biraz sonra açıklayacağımız ve göreceğimiz gibi sonunda atıfta bulunarak bir kamu zararının oluştuğunu ifade etmektedir. Demek ki buradaki atılı bir suçlama bilirkişi raporundaki savcılığın dayandığı maalesef yerinde değildir.
"BİR BELEDİYE BAŞKANININ ARAÇSIZ OLMASI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ?"
Şimdi esas durumumuza gelelim. Efendim, 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 4. maddesinin b bendinin 2. maddesinde belediye başkanlarına araç tahsisine izin verilmemiştir. Esasında gerçekten yanlış bir olay. Bir belediye başkanının hizmetin ifasını gereği yerine getirecek araçsız olması düşünülebilir mi? Buna ilişkin kiralama suretiyle aracın tahsis edilebileceğine dair hüküm getirilmiştir. Yani devlet tasarruf edeceğine bu tasarrufun üzerinde harcama yapmak isteğini göstermiştir. Bu arada encümen yani encümen de bulunan müvekkillerim burada bir aracın tahsis edilmesi ve bu tahsis sırasında bir kira bedeli ödenmemesi hem de Vito gibi Mercedes marka ki kira tarihinde doların 3 lira 1 lira, 10 kuruş olduğu, ve gün bittiği, bittiği tarihte de 5 lira 70 kuruş olduğu sırada bir Mercedes aracın aylık kirasını ne kadar olacağı çok açık ve barizdir. Dolayısıyla bu aracı teslim eden, tahsis eden şirket milyonlarca değerindeki aracını vermektedir. Burada tasarruf olan, bir yapım parasından veya onarım parasından mı kaçınmıştır da bunu kabahatli görmüş demiştir? Hiçbir kastı yoktur. Dolayısıyla kasta tabii olmayan ve iyi niyetle yapılan ve devletin ve kamunun yararına olan bir tahsisi, encümen üyesi olan müvekkillerimiz kamu yararının bulunduğu, kamu zararının 5018 sayılı Kanun'un 71. maddesine göre oluşmayacağı noktasından kabul ederek bunu imzalamışlardır.
"ÜZEYİR ÇÖK VE BÜLENT ASLANER ENCÜMENİN ALDIĞI KARARI UYGULAMIŞTIR"
Diğer iki müvekkilime gelince: Üzeyir Çök ve Bülent Aslaner. Encümenin almış olduğu bu kararı uygulamışlardır. Ama alınan karar acaba Türk Ceza Kanunu'nun 257. maddesinde hüküm altına alınan görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarını oluşturur mu? Kesinlikle hayır. Bir görevi suça, görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için öncelikle kişinin mağdur olması, kamunun zarara uğraması, üçüncü kişilere menfaat sağlanması gerekmektedir. Burada bir kamu zararı yoktur. Olması da mümkün değildir. Bunun için bir bilirkişi incelemesi yapılmasına, yapılmasına dahi gerek yoktur. Bu kadar açık bir olaydır. Menfaat kime? Devlete yapılmıştır, sağlanmıştır. Mağdur olan kimse var mıdır? Hiç kimse yoktur. Öyleyse burada atılı görevi kötüye suçun, kötüye kullanma suçu oluşmamıştır. Oluşmayan bir suçun uygulanmasını da yapan kişiler de oluşmayan bir suçtan dolayı cezalandırılmaları mümkün değildir.
"BU DAVA EŞİTLİK İLKESİNE AYRI DÜŞMEKTEDİR, BU BİR SİYASİ DAVADIR"
Bütün bunların peşinden şunu söylemek istiyorum. Şimdi bir saniyenizi rica edeceğim. Efendim, devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorundadır. Buradaki ilke eylemli ilke değil, hukuksal eşitliği öngörmektedir. Halen tüm büyükşehir, il ve ilçe belediye başkanlarına 237 sayılı Taşıt Kanunu'na aykırı olarak makamlarına veya hatta zatlarına araç tahsis edilirken ve bu araçların tüm giderlerinin kurumlarınca bütçe dışı karşılanması söz konusu iken yalnız Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile müvekkillerimiz belediye encümeni üyeleri ve ilgili birim görevlileri aleyhine açılan bu dava Türk Ceza Kanunu'nun, Türk Anayasası'nın 10. maddesinde hüküm altına alınan eşitlik ilkesine aykırı düştüğü gibi çifte standart uygulamasını içeren dikkat çekici bir uygulamadır. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır. Burada gerçekten 17. maddeyi katı olarak uygulayan bir kişi var. Ama diğer bütün 51 il ve ilçelerde, büyükşehir ve diğer ilçelerde maalesef uygulanmıyor. Özellikle üzülerek söylüyoruz ki bu siyasi davadır.
Şimdi bir başka olay daha var efendim. 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 5. maddesinde kanunun 1. maddesinde yazılı kurumların daimi hizmetleri için Cumhurbaşkanı kararıyla yalnız birer hizmet arabası bulundurabilecekleri yazılı denmiş. Buna dayalı olarak da Cumhurbaşkanlığı tarafından 17 Mayıs 2024 Cuma günü 32.549 sayılı tasarruf genelgeleriyle adeta 237 sayılı Taşıt Kanunu'nun 17. maddesine 6338 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle eklenmiş olan katılık, yumuşatılma noktası tutulmuştur. Çünkü burada aynen şöyle söylenmektedir: Efendim, bu kanuna göre... sayılı cetvelde yer alan kadro, pozisyon görevinde bulunan belediye başkanları ve belediyeler belediyelerde genel sekreterler ve genel müdürler, ikametgâhları ile görev yerleri arasında sadece sabah akşam geliş ve gidişleri için hizmet aracı olarak kurumların mevcutlarında bulunan binek veya station vagon tipi taşıtlardan yararlanılabilecektir. Hemen altında da bu hükümler 237 sayılı Kanunun 17. maddesinin 2. fıkrası kapsamında kullanılan taşıtlar hakkında da uygulanacaktır diyor.
"SUÇ MÜVEKKİLERİMİN EYLEMLERİNDE OLUŞMAMIŞTIR"
Şimdi burada tahsis edilen bir araç tahsis edildiği için belediyenin mevzuatı içinde sayılıyor. Yani bu kararla, Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle acaba bu katı madde yumuşatılmak mı istenmiştir? Dolayısıyla artık bunun da olumlu algılanması gerekir. Keza soruşturma iznini içeren Danıştay'ın 2020 taksim 13-33 sayılı kararında Sayın Mevlüt Aktaş da bunun bir tazmin niteliğini taşıdığı ve ceza niteliğini ifade etmediğini söylemiştir. Benim sonuç olarak söyleyeceğim şudur: Ortada suç, müvekkillerimin eylemlerinde oluşmamıştır. Mahkemenizin ne olursa olsun beraat kararından başka verebileceği bir karar yoktur. Aksi haldeki karar hukuki hakları çiğnemiş olacaktır. Saygılarımı arz ederim"
Sanıklardan Nuray Köker savunmasını yaptı. Köker savunmasında şunları söyledi:
"Benim buradaki konum, parasal boyuta, harcama talimatı vermek, ödemeyi düzenlemek, gerçekleştirmek görevlisi gibi bir durum değil. Tarafıma isnat edilen o belediye encümen üyesi olarak belediye encümen kararının imza bölümünde olmamdan kaynaklı. Ben yaklaşık bir buçuk yıl kadar belediye encümeninde Plan Proje Müdürü olarak görev yaptım. Tamamen benim konum teknik bir konu aslında uzmanlık alanım. Kendi mesleğimin dışındaki bir konuyla ilgili de zaten ilgili birimden gelen talep doğrultusunda encümen üyeleri olarak kendi içimizde değerlendirdiğimizde burada hizmet alımı yapılması ya da bunun kiralanması durumunda çok daha yüksek maliyetlerle karşılaşacağımızı tespit ettiğimizden tamamen kamu zararı kastı hiç yok, tam tersi aslında kamu yararı kastıyla hareket ettik. Belediyemiz bütçesinden daha fazla para çıkışını engellemek maksadıyla hareket ettik.
Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesine göre kamu zararı; kamu görevlisinin kastı, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel olma veya eksilmeye neden olmak şeklinde tanımlanmış. Biz burada aslında artışa engel olmuyoruz, tam tersi kamuya bir kâr kazandırıyoruz; kamu yararı yönünde hareket ediyoruz. Eksilmeye neden oluyor muyuz? Kayıttan aslında çıkış, fazla para çıkışını engellemiş oluyoruz, tam tersi kaynağı korumuş oluyoruz. Bu nedenle herhangi bir kamu zararı kastı kesinlikle kişisel olarak bende yoktur. Üçüncü kişilere bir menfaat kazandırmamız söz konusu değildir; burada menfaat kazanan sadece bir kurum vardır, o da belediyenin kasasıdır.
Ayrıca belediye encümen kararının öncesinde ve sonrasında da birtakım ödemeler yapıldığını biliyoruz sehven de olsa, sonrasında yapılanlar ödenmiş olsa da. Yani burada encümen kararının aslında oluşturulduğu iddia edilen kamu zararına çok da bir etkisi olmadığını, bunu ödemeyi başlatan unsur olarak görmüyorum. Üzerime atılan suçlamaları asla kabul etmiyorum. Çünkü ortada kesinlikle bir kamu zararı kastı yok. Tamamen yarar niteliğinde bir işlem yaptığımızı düşünüyorum. Bugüne kadar her zaman kamu yararını öncelemişimdir. Asla yani böyle bir isnatla da karşılaşmadım bugüne kadar. Benzer konularda görevi kötüye kullanma suçunun oluşmadığına dair Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Hukuk Dairelerinin ve Sayıştay'ın kararlarını bulduk. Onları da dosyamda yazılı savunmama ekte sundum. Beraatimi talep ediyorum"
Selçuk Altun savunmasını yaptı. Altun savunmasında 37 yıldır devlet memuru olduğunun altığını çizerek, "Bu sürenin büyük bir çoğunluğunu farklı belediyelerde yönetici pozisyonlarında geçirdim. Şu andaki yargılandığım davada encümen üyesi olmam nedeniyle karşınızdayım. Bu encümen kararında biz daha önce dışarıdan kiralama yapacak olsak çok farklı daha yüksek rakamlarla bir araç kiralamak yerine, daha kamusal bir değil bilakis kamu yararı olacak şekilde bedelsiz bir şekilde bir kullanım sağlayacağımızı düşünerek bu şekilde bir karar aldık" dedi.
Altun ayrıca şunları söyledi:
"Bu konuyla ilgili çok uzun detaylı savunmamı dün akşam saatlerinde UYAP portalı üzerinden sistemlerinize yüklemiştim. Aynı savunmamı şu anda yazılı savunmamı tekrar ediyorum. Bütün detayına girmek istemiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. Bu nedenle beraatime karar verilmesini talep ediyorum. Mahkemeniz farklı bir kanaatteyse, kamu zararının gerçekten oluşup oluşmadığının, yalnızca encümen kararıyla illiyet bulunan giderler üzerinden karar öncesi ve sonrası dönemler ayrıştırılarak ve aynı hizmetin kiralama hizmet alımı yoluyla temin edilmesi durumunda oluşacak maliyet de hesaplanarak uzman ve tarafsız yeni bir bilirkişi heyeti tarafından incelenmesini de talep ediyorum. Tekrar beraatimi talep ediyorum. Saygılarımla"
Sanıklardan Bülent Arslaner duruşmadaki savunmasında, "Üzerime atılı hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum. Başkanımız da zaten gerekli açıklamaları yaptı, izah etti. Yani hepsine katılıyorum ve beraatimi talep ediyorum. Ekleyeceğim bir şey yok" dedi.
Sanıklardan Mülayim Demirtaş savunmasını yaptı. Demirtaş, "Şimdi Sayın Hakimim bizim burada olmamızın sebebi 2014 yılında Ekrem İmamoğlu'nun AKP'den metropollerde ilk ve tek ilçeyi kazanmış olmasıdır. Onun dışındakiler bir sürü uydurma" dedi.
"Yani siz nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum ama kamu yararının açık olduğu bir ortamda siyasetin dışında hiçbir şey bunu böyle değerlendirmez. Yani her ay kira ödenmeyeceğini bilerek ve isteyerek yani kimsenin baskısı olmadan o encümen kararına imza attım ben. Bir daha olsa yine imza atarım" diyen Demirtaş'a hakim, "Devamı var mı?" diye sordu.
Bunun üzerine Demirtaş sözlerini şöyle sürdürdü:
"Yani siz nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum ama kamu yararının açık olduğu bir ortamda siyasetin dışında hiçbir şey bunu böyle değerlendirmez. Yani her ay kira ödenmeyeceğini bilerek ve isteyerek yani kimsenin baskısı olmadan o encümen kararına imza attım ben. Bir daha olsa yine imza atarım"
Fatma Hoşgöz Açıkgöz'ün avukatı Mehmet Gencel Ergün söz aldı. Ergün şunları söyledi:
"Özellikle şunu belirtmek istiyorum ki yıllardır bu meslekteyiz. İddianame, çok önemli bir şey. Her türlü eylemin hangi eylemle hangi olay meydana geldiğinde bir illiyet bağı kurularak 170. maddenin dördüncü fıkrasına göre aktif ve net bir şekilde belirtilmesi gerekir. Ama maalesef son zamanlardaki bütün davalarda karma karıştırıp bir iddianameyle karşılaşıyoruz.
Odamıza gelince, odamızda iki tane hizmet işi var. Bir tanesi bir hizmet işi var, bir malzeme alım işi var. Suçlandığımız nokta, mal ve hizmet alımlarının bir arada alınması. 4734 sayılı Kanun'un 5. maddesine baktığımız zaman eğitim hizmetiyle malzeme alımı arasında doğal bir bağlantı olduğunda bu noktada her ikisinin ihaleye birlikte çıkartılması mahkûmu değildir. Kaldı ki diğer taraftan yapılan alımlar doğrudan alıma dönüştürülmüştür. Doğrudan alımlar da ihaleye değildir ve fiyat bakımından dolayı bir kamu zararı da mevcut değildir, bu da kabul edilmektedir.
Özetle ben şunu söylemek istiyorum: Kamu İhale Kanunu tebliğinin süreklilik arz eden mal ve hizmet alımlarında kesintiye uğratılmamasına ilişkin 20. maddesine göre bu ihale Kamu İhale Kanunu'nun 62/B maddesi, Kamu İhale Kanunu'nun 21/B fıkrasına göre gerçekleştirilmiş ve bu fıkralardan alınan yetkiye istinaden idarenin takdir yetkisi içerisinde meydana getirilmiş ve sonuçlanmış yasal mevzuata tamamıyla uygun bir doğrudan alımdır. Dolayısıyla bu noktadaki atılı suçları kabul etmiyoruz. Müvekkilimizin bu noktada beraatine karar verilmesi gerekmektedir. Arz ederim"
Belediye Başkan Yardımcısı Spor İşleri Müdür Vekili İhale Yetkilisi Fatma Hoşgöz Açıkgöz duruşmada savunma yaptı.
Fatma Hoşgöz Açıkgöz'ün savunması şöyle:
"Bir kere ben, hayatım boyunca, 25 yıllık devlet memuriyetimde hiçbir zaman böyle bir şeyle, suçla suçlanmadım açıkçası ve bu istinat edilen hiç bir suçlamayı kabul etmiyorum firmayı bakın bugün burada ilk defa yabancı birisi olduğu için konuştuk ve Ercan beyi ben hayatımda görmedim tanımıyorum tanımadığım bir insana nasıl menfaat sağlama imkanım olabilir ayrıca bakın Sayın Hakimim biz açık ihale yaptık o tarihte açık ihaleye kimse katılmayınca biz mecburen hizmetlerin devamı için yaz kış spor okulları için eğitmen ve bu eğitmenlerin de kullanacağı malzemeleri doğrudan teminle ve kamu zararı oluşturmadan üstelik eşik değerin altında kalarak yaptık ikincisini de mecburen yine şeylerin hizmetlerin devamı için bir organizasyon yaptık burada anlamakta hakikaten güçlük çekiyorum ben ihaleye hayatım boyunca bir kere yetim malına asla el uzatmadım.
Ne talimat aldım ne ihaleye fesat karıştırdım ben görevim gereği yapmam gereken binlerce emin olun o dönemde isterseniz sayıları isteyebilirsiniz Beylikdüzü Belediyesi'nden yüzlerle ifade edilen insanlara hizmet verdik engellilere hizmet verdik yani bir taraftan öğretmeni fiili olarak 12 ay boyunca çalıştırmak mı yoksa hizmet satın almak mı daha doğru ve siz aldığınız yüzme hocasına çocuklara eğitim verirken engellilere eğitim verirken bunlara malzeme almayalım mı veya bir basketbol eğitimi verirken malzeme almayalım mı bunu anlamakta güçlük çekiyorum açıkçası ve yani hakikaten çok zor bir şey sizin karşınızda konuşmak hele de vicdanen ve ruhen suçsuz olduğunuz halde bu ifadeleri vermek sizin karşınızda olmak hakikaten çok üzüyor insanı ben kamuyu nasıl zarara uğratabilirim firmayı tanımam komisyonda değilim doğru işlemleri yaptığıma inanıyorum ne mala artışım var yani hakikaten yasal olmayan hiçbir şeyi yapmış durumda değilim açıkçası ve istinat edilen hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum sizlerden ricam beraatımı talep ediyorum"
Ercan Doğan'In avukatı Dilan Bozkurt söz aldı. Bozkurt müvekkili adına şu savunmayı yaptı:
"Müvekkil hakkında, Beylikdüzü Belediyesi tarafından gerçekleştirilen hizmet alımının iki kısma bölünerek, doğrudan temin usulüyle gerçekleştirilmesine iştirak ettiği ve bu suretle de görevi kötüye kullanma suçuna yardım ettiği iddia edilmektedir. Söz konusu isnadı kesinlikle kabul etmiyoruz. Öncelikle belirtmek gerekir ki bir alımın, alımın bölünüp bölünmeyeceğine, hangi kapsamda gerçekleştirileceğine ve hangi ihale usulünün uygulanacağına karar verme yetkisi idareye ve ilgili kamu görevlilerine aittir. Müvekkil, idarenin iç karar alma mekanizmasına müdahale etme, alımın kapsamını belirleme veya doğrudan temin usulünü tercih etme yönünde herhangi bir yetkisi bulunmamaktadır. Müvekkile idarenin kendi görev ve sorumluluk alanında bulunan bir kararın hukuki sonuçlarının yüklenmesi mümkün değildir.
Müvekkil, kendisinden teklif istenen bir ticari şirket olarak ticari faaliyeti kapsamında fiyat teklifini sunmuş, alımın ne zaman yapılacağını, işin bölünüp bölünmeyeceğini, hangi usulle temin edileceğini ve 4734 sayılı Kanun'un 22/D maddesinin uygulanıp uygulanmayacağına müvekkil değil, idarenin yetkili makamları karar vermiştir. Kaldı ki TCK'nın 39. maddesi kapsamında yardım etmeden söz edilebilmesi için yalnızca bir kamu görevlisinin gerçekleştirdiği işlemin karşısında bulunmak yeterli değildir. Yardım eden kişinin suçun icrasını kolaylaştıran ve suça yönelik olduğu bilinen, bilinçli ve kasıtlı bir kastının bulunması gerekir. Dosyada ise müvekkilin alımın bölünmesini talep ettiğine, kamu görevlilerini bu yönde yönlendirdiğine, doğrudan temin sınırının altında kalmasını sağladığına ve kamu görevlileriyle bu konuda anlaşarak hareket ettiğine ilişkin somut, kesin ve inandırıcı hiçbir delil bulunmamaktadır. Aynı şekilde müvekkilin diğer teklif sahipleriyle danışıklı hareket ettiğine, tekliflerinin önceden kararlaştırıldığına veya müvekkilin diğer firmalardan teklif temin ederek süreci şekillendirdiğine ilişkin de hiçbir somut tespit bulunmamaktadır.
Netice itibariyle müvekkilin hangi somut fiiliyle görevi kötüye kullanma suçuna yardım ettiği, kamu görevlisinin fiilini ne şekilde kolaylaştırdığı, bu fiili hangi kasıtla gerçekleştirdiği ve müvekkilin eylemi ile ileri sürülen kamu zararı arasında nasıl bir illiyet bağı bulunduğu ortaya konulmuş değildir. Müvekkilin yaptığı ticari faaliyet kapsamında kendisinden istenen teklif sunmak ve üstlendiği hizmeti yerine getirmekten ibarettir. Sat yüklenici sıfatı müvekkili kamu görevlisinin gerçekleştirdiği iddia edilen fiilin yardım edeni haline getirmeyecektir. Bu nedenle müvekkilin atılı suçtan, suçun yasal unsurlarının oluşmaması sebebiyle beraatini talep etmekteyiz. Şu aşamada beyanda alınmış olmakla ilerleyen mahkemelerde de yargılamadan bağışık tutulmasını talep etmekteyiz"
Ercan Doğan savunma yaptı. Doğan'ın neden orada bulunduğunu bilmediğini belirtmesi üzerine hakim ile aralarında geçen diyalog dikkat çekti.
Ercan Doğan: "Şimdi bizim buraya gelme sebebimiz, 2018 ve 2019 yıllarında Beylikdüzü Belediyesi Spor İşleri, iki defa doğrudan temin. Bu doğrudan teminlerin arasındaki sürenin 21 gün olmasından dolayı ben buradayım. Savcıya vermiş olduğum beyanda ben doğrudan temin yapılmasına ya da ihale ya da açık ihale yapılmasına yetki veren kurum değilim. İnanın niçin burada olduğumu bilmiyorum. Dediğim gibi, ben 2018 yılı aralık ayında olan bir ihaleydi. 2019 yılı ocak ayında da olan ikinci ihalenin arasındaki sürenin kısa olmasından dolayı buradayım. Dediğim gibi ben bir yani hizmet verdim. Beylikdüzü Belediyesi Spor İşleri için yapılmıştı, yapılan bir ihaleydi. Bu ihale için bir hizmet verdim. İkinci bir ihale yapıldı. Bu ihaleye de teklif verdim. Teklif bende kaldı, benden başka kimse girmemişti. Ama inanın niçin burada olduğumu bilmiyorum.
Hakim: Niçin burada olduğunuz size tebliğ edilen iddianamede yazıyor. Okuyayım mı, dinlemek ister misiniz?
Ercan Doğan: Tabii.
Hakim: "Belediye Başkan Yardımcısı Spor İşleri Müdür Vekili İhale Yetkilisi Fatma Hoşgöz Açıkgöz'ün hizmet alımı iki kısma bölerek doğrudan temin usulüyle hizmet alımını gerçekleştirmek suretiyle her iki doğrudan alıma tek başına katılan ve alan firma olarak ihalenin bölünmesi işleminden doğrudan fayda sağlamış olduğu tespit edilen, kamu görevlisi olmamakla birlikte yüklenici firma Medikal Sağlık Ürünleri Gıda Tanıtım Şirketi yetkilisi Ercan Doğan'ın, şüpheli Fatma Hoşgöz Açıkgöz tarafından işlenen suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunmak suretiyle her iki doğrudan alıma tek başına katılmak icrasını kolaylaştırdığı sabit olduğu, böylece şüpheli Ercan Doğan'ın üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçunu işleyen Fatma Hoşgöz Açıkgöz'e yardım ederek üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçuna yardım eden sıfatıyla işlediği sabit olduğu" şeklinde yazıyor iddianamede. Bunu size tebliğ ettik. Bu sebeple sizi sanık olarak çağırdık.
Ercan Doğan: Fatma Hanım'ı ilk defa burada gördüm. Fatma Hanım'la bir ilgim yok. Dediğim gibi, ben ihaleye gittim, ihalenin birini aldım. Birinci ihale bittikten sonra ikinci bir ihale yapıldı. Bunun sebebi de çünkü burada çalışan öğretmenlerin maaşlarının ve SGK'sının boşa düşmemesi gerektiği için ikinci bir ihale yapıldı. Ben de bu ihaleye teklif verdim. İkinci ihaleye benden başka kimse katılmadığı için ikinci ihale de bende kaldı. Ondan sonra zaten ikinci ihaleden sonra ben Beylikdüzü Belediyesiyle herhangi bir ihalede çalışmadım.
Hakim: Tamam.
Ercan Doğan: Yani ben beraatimi talep ediyorum.
Hakim: Bir yardımda bulunmadınız, Fatma Hanım'ı tanımıyorsunuz.
Ercan Doğan: Yok, hayır. Fatma Hanım'ı tanımıyorum, burada gördüm. Burada tanıştım kendisiyle. Herhangi bir yardımda, herhangi bir para, benzin veya hiçbir şeyim olmadı kendisiyle.
Hakim: Tamam. Başka diyeceğiniz bir şey var mı?
Ercan Doğan: Yok, hayır.
Hakim: Tamam.
Emekli Hukuk İşleri Müdürü Orhan Yılmaz savunma yaptı. Yılmaz savunmasında şunları söyledi:
"Hukukun ve kanunun ne söylediğini söylemek bağımsız Türk yargısının mahkemelerine aittir bilincimle, mahkemenin ciddiyetine ve zamanınızı almadan dosyanın saçmalığına 1-2 kelime söylemek isterim. Az önce sevgili Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu ve meslektaşlarım gerekli açıklamaları ve anlayış farkını ortaya koydular. Bu işin başlangıcı 1 tane idari denetim yapan bir mülkiye müfettişinin ifade almasıyla başlıyor. Arkadaşlar söylediler, ben tekrar etmek istemiyorum. Bence iddia makamı da yanıltılmıştır. Çünkü aynı müfettiş bana hukuki konularda, mevzuat bilgisi konusunda danıştığı halde, usulen savunmanı alacağım dediği halde, başka bir dosyada da 'Orhan Bey seni nihayet yakaladım' deme cürretini gösterecek kadar zihniyeti bozuk bir anlayışla göreve geldiğini söylemekle başlıyorum. Şimdi tesadüf bu dur ya, biz ben hukuki savunma yapmak isterdim ancak şu anda sanık pozisyonundayım. Şöyle söylenebilir, hukuki incelemeyi zaten bağımsız mahkemeler yapacaktır. Ancak ben de fiili olarak ne yaptığımızı söylüyorum. Encümen üyesi, Hukuk İşleri Müdürü olarak üyesiyim. Benim ifademi Hukuk İşleri Müdürü olarak, Sayın Hukuk İşleri Müdürü olarak alan Sayın İdari Denetimci Müfettiş, Adalet Bakanlığı'dan olmam sebebiyle izin alması gerekirken sonradan encümen üyesi olarak beni ön inceleme sonucunda sanık pozisyonuna bugün itibarıyla düşmemi sağlamıştır.
Ne yazık ki bugün için şunu söylemem lazım. E tabii Taşıt Kanunu'nu biliyorum. Daha önce belediyede yabancı menşeili araçlar meclis kararıyla bağış aldım. Ben Beylikdüzü Belediyesi'nin Sayın Ekrem İmamoğlu gelmeden önce 2 başkanla daha çalıştım. Yani o geldi. Bizim tesadüf Büyükçekmece Başsavcısı ile bir yemekte karşılaştığımızda hemşehrilerini topluyorsun ithamıyla espri şeklinde yaklaşmıştır kendisine. O da ben geldiğimde Orhan Yılmaz burada vardı. Evet, ben 40 yılı aşkındır kamu avukatıyım. 1979'da ben devletten maaş aldım. Yani kamu avukatları arasında ismim de bilinir. Belki sizler tanımıyorsunuz. Burada bizi izleyen arkadaşlarımız çoğu beni bilir. Yani ben yanlış işi başkan da söylese hem yapmam hem de yaptırmamaya çalışırım. Ama öyle bir teklifle geldi ki yani bu bizim belediyenin yararına bir iş. Bugün bunun örneğini vereceğim, çok tesadüf. Sayın Ekrem İmamoğlu ikimiz Trabzon Akçaabatlıyız. Ben sülalesini tanırım, o da beni tanır. Ama biz tesadüfen belediyede buluştuk.
Şu anda bizim mensubu olduğumuz ve gurur duyduğumuz Akçaabat Belediye Başkanlığı'nın kullandığı araba belediyeye ait değildir. İsmini vermek istemediğim bir bankaya ait bir araçtır ve o aracın yakıtını kullanıyorduk. Daha önce daha fazla araçtı, bugün itibarıyla da söylüyorum. Ve o aracın yakıtını kullanmaktan dolayı denetimde sorulduğu zaman 1 araca indirmiştir, halen devam ediyor. Ve haklarında hiçbir şey yok kardeşim. Böyle bir ülke olabilir mi ya? Bizim yaptığımız iyi niyetli bir hiçtir. İyi niyetten dolayı ben nasıl kötüye kullanmış olabilirim? Yani benim hukuk mantığım almıyor. Bize fakültelerde demek başka şeyler öğrettiler yani.
Söyleyeceğim kısa öz budur. Ayrıca ben böyle teknik olarak dosyaların ayrıntısına girmeyeyim daha önce bilirkişi raporları vardı kamu zararı var mıydı? Bunun ceza hukukuyla bir ilgisi de yok. Bu olsa olsa belki mali denetim yani mali sorumluluk olabilir o da Sayıştay'ın işidir. Bunun müfettişle bir ilgisi yoktur. Yani yetkili işlem yapmış mıyım yapmamış mıyız az önce meslektaşlarım söyledi hizmet alımı yoluyla temin edemiyorsan başka yollardan da temin edilebilir dendi. Biz buna da baktık dedik ki ya böyle bir şeyi yapabiliriz. Yani bunda bir sakınca yok. Yani kızarsam şunu da söylemem lazım bugün de olsa yine aynı imzayı atarım evet. Yani bunda belediyenin bir zararı yok. Niye biz bu zarardan dolayı sanık oluyoruz? Eee burada mali bir sorumluluk varsa zaten ödenmiş. Yani bundan dolayı bu insanların burada olması bence CMK açısından Sayın Mahkemeden istirhamımdır yani bu incelemenin bir an önce yapılıp yani bunun için bilirkişiye de gitmeye gerek yok kamu zararı diye bir şey yok yani bizim hakkımızda beraat kararı verilmesini diliyorum. 123'e 9'a göre. Teşekkür ediyorum bundan ibaret savunmam"
Emekli Hukuk İşleri Müdürü Orhan Yılmaz ve Ercan Doğan savunma yaptı. Tutuksuz sanıkların savunmalarına devam ediliyor.
İmamoğlu, "2019 öncesi Cumhurbaşkanlığı makamına, Cumhurbaşkanlığı korumalarına, yakın aile fertlerine onlarca arabanın İBB tarafından tahsis edildiği belgelendi. Bunlara ya soruşturmaya kovuşturmaya gerek yoktur kararı çıktı" dedi.
İmamoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendisi için "Siyasi tutsak değil" sözlerine de tepki gösterdi. İmamoğlu, "Bazıları beni siyasi tutsak olarak görmüyormuş ama bununla övünen zihniyet ancak ve ancak özgürlüğü Saray'a yakınlıkla ölçen zihniyettir. Hatta daha da ileri gideyim; kendini oraya tabi ve oraya teba olarak gören zihniyetin tezahürüdür" dedi.
İmamoğlu sözlerini şöyle sonlandırdı:
"Göreve geldiğimde dediler ki: 'Sayın Başkan, şahsınıza tahsis edilmiş 15 makamınız var İstanbul’da.' Dedim ki: 'Bir insan 15 makamı ne yapar?' Bakırköy’deki bir kat belediye başkanına ait, Kasımpaşa’nın yarım katı belediye başkanına ait, Saraçhane’de var... Şimdi tek tek saymayayım, Florya’da var vesaire vesaire. Hepsini iptal et, sadece Saraçhane’deki 1950’li yıllarda yapılmış, keyifle, gururla, onurla protokol anlamında kullandığım o makam hariç, diğer makamları belediyelerin o bölgelerdeki ihtiyaç duyulan birimlerine tahsis emri verdim.
Bir buçuk yıl içerisinde, bakınız sadece basit örneklerle devam ediyorum; seçim döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin cebinden parası çıkan 42 tane lüks araç... Çoğu da lüks araç, listesi elimde —yanılmayayım diye sayıları istedim—. Rakibim olan Sayın Binali Yıldırım’a İBB tarafından tahsis edildi. Bunun suç duyurusu yapıldı, yani milyonlarca liralık... Siz az önce o dönemde benim kullandığım 20.000 liralık benzinden bahsettiniz. 2019’da kendi aracım için yanlışlıkla belediyenin sisteminden benzin almışız, o dönem o fark ediliyor, o parayı biz o dönem yatırdık, tekrardan gittik belediyenin kasasına 2019 yılında yatırdık, Sayın Hâkim, onu da söyleyeyim, belgesi mutlaka size ulaşacaktır. Ama burada 42 araç rakibime belediye tarafından tahsis edildi. Az önce Avcılar Belediye Başkanvekili’ni burada gördüm. Avcılar’da belediye başkanı... Birisi 'araba tahsis edildi' diye rüşvetten aylarca burada hapis yattı! Bir araç tahsis edildi diye, seçimde tahsis edildi diye aylarca burada hapis yattı! Evet, 42 araç...
Aynı zamanda daha da kötüsü, 2017’den itibaren bir siyasi partiye —kendi siyasi partisine— 59 tane araç tahsisi... 59 araç! Biri değil, ikisi değil, AK Parti’ye tahsis etti. Ekrem İmamoğlu Beylikdüzü’nde de, Büyükşehir Belediyesi’nde de mensubu bulunduğu partiye tek bir araç bile tahsis etmemiştir, çünkü yanlıştır; yanlış olduğuna inandığı için tahsis etmemiştir. Aynı zamanda yine 2019 öncesi Cumhurbaşkanlığı makamına, cumhurbaşkanlığı korumalarına, yakın aile fertlerine onlarca arabanın İBB tarafından tahsis edildiği belgelendi; bunların ya soruşturmaya kovuşturmaya gerek yoktur kararı çıktı ya İçişleri Bakanlığı tarafından el konularak bizim soruşturmalarımızın önü kesildi. Onun için yüzlercesini anlatırım, yüzlercesini! Yani millet geçim derdi ile mücadele ederken, işsizlik ve yoksullukla boğuşurken kamu kaynaklarının makam araçlarına, lüks konutlara, ayrıcalıklı yaşam alanlarına harcanmasını elbette sorgulamak zorundayız. Benim suçum varsa da o suçun cezasını çekmekle yükümlüyüm.
50 liralık benzin eğer suçsa onun da cezasını çekmekle yükümlüyüm ve bunun da sorumluluğunu taşırım. Ama önümüze konan bu absürt davanın yanı sıra bunu sürükleyen zihniyetin ülkeyi nereye tabi tuttuğunu da hatırlatmak zorundayım. Yani bu ülkede bir yargı mensubunun lojmanına 100 milyona yakın para harcanmasından mı bahsedelim? İstanbul’da lüks banyolarla, jakuzilerle donatılmış belediye başkanlığı makam odalarını konuşalım? Yoksa yine devletin seçilmiş bir insanın yerine gönderdiği kayyum tarafından, gider gitmez Diyarbakır’da, şurada makam odaları yaparak şatafatlı bir ortamı kazandırmanın gayretinden mi bahsedelim? Bu nasıl bir akıldır, hangi zihniyettir? Ne zaman yerleşti bu topraklarda? Bu topraklarda böyle bir zihniyet ne zaman oluştu? Diyarbakır’da orada milletin seçtiği bir belediye başkanı tutuklanıp hapse atılıyor, yedi sene hapis yatıyor; ama onun yerine atanan kayyum ise orada o şatafatlı makamı yapabiliyor. Bu vesileyle Selçuk Mızraklı’ya da tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim.
Bütün tabii siyasi tutsaklar serbest kalsın ve yargılanacak insanlar tutuksuz yargılansın. Bu cennet vatanın bütün bu yaşadığımız her şeyin altyapısı siyasidir, siyasi davalardır. Gerçi bazıları beni siyasi tutsak olarak görmüyormuş ama bununla övünen zihniyet ancak ve ancak özgürlüğü saraya yakınlıkla ölçen zihniyettir. Hatta daha da ileri gideyim; kendini oraya tabi ve oraya teba olarak gören zihniyetin tezahürüdür bu. Bu bakımdan ben hem Allah’a şükürler olsun çok özgürüm, irademi kimseye teslim etmedim, etmem. Bu manada nerede olursanız olun, doğru bildiğinizi söylüyorsanız, millet iradesini savunuyorsanız işte o zaman özgürsünüz. Bu manada bu söze de bir kez daha cevap vermek istedim, Sayın Hâkim.
Bunların hiçbirini teşhir etmek için anlatmıyorum. Esasen burada ifade ettiğim şey bir zihniyeti tariflemek ve bu zihniyeti göstermektir: Kamu kaynağını makam sahibinin konforunun doğal uzantısı olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Bir çarpıcı örnek daha vereceğim; makam arabası —ve makam arabası da değil, makam arabasının benzini ve mazotunu ya da lastiğini konuşuyoruz ya— bakın, görev aldığımda ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi döneminde de kendi aracımı yine makam arabası olarak kullanmaya devam ettim. Benzin parasını, mazot parasını da kendim ödeyerek... Tekrar ediyorum, yine Beylikdüzü’nde olduğu gibi Büyükşehir Belediyesi döneminde de kendi aracımı kullandım.
Sadece aracımın bakım zamanı geldiğinde 'Belediyenin var mı makam arabası?' diye sorduğumda 'İki tane makam arabanız var' dediler. 'Hatta bir tane de isterseniz başkan, ilave olarak başka bir araç da tahsis edebiliriz, ikisi lüks binek araç, bir tanesi de jip.' Baktık bu araçlara, 2015 ve 2017 yılında alınmış. Bakın, 2015 ve 2017 yılında... Bunu biz yapsak var ya, bununla ilgili bugün yaşadıklarıma bakıyorum, idamla yargı... İdamla! İki sene önce, 2015 yılında alınan aynı arabadan 2017’de bir tane daha alınıyor ve bu arabaların İBB, bir tanesini KİPTAŞ diye olan iştirakine aldırmış, bir tanesini de İGDAŞ diye bir şirketine aldırmış. Bu aracın bugünkü günlük piyasa rakamı ne biliyor musunuz? 2.500.000 Euro! Bakın, 200.000 Euro demiyorum size, tanesi 2.500.000 Euro!
Bu araç, S 600 diye anılan bir Mar... burası mahkeme adı, Mercedes V1 ye dünyada özel insanlara tahsis edilen şey, hazırlanan zırhlı araçlar ve bu araçla 300 kilometrede bir de aracın deposunu doldurmak zorundasınız, o kadar da güçlü bir motoru var. Bu araç vardı, çok az kullandım araçları. En son dedim ki: 'Ya, yazık günah, bunları satın.' O araçlar satılamadı biliyor musunuz, Sayın Aydın? Satılamıyor, alıcısı yok. Hatırlıyorum, bir ara Irak’tan bir müşteri çıktı; araca Irak’tan bir sürü iş ve işlem gerekiyor, kurum o işi başaramadı. İki tane Mercedes, tanesinin bedeli... günlük bedeli 2.500.000 Euro ve bu araçlar şu anda çürümeye tabi tutuldu. Sadece o jip dediğim araç depoda açık artırma süreci başlatmıştı, KİPTAŞ genel müdürü kardeşimiz bir tanesi açık artırmada satılabildi; ama o iki zırhlı araba şu anda çürüyor.
İşte bir tarafta kamu kaynağını makam sahibinin konforunun doğal uzantısı olarak gören bir anlayışı yaşıyorsunuz, diğer tarafta ise 'Benim aracım var, milletin parasını harcamayın' diyen bir anlayış var. Ve biz de şu anda mahkemede yargılanıyoruz. İşte bugün aslında bu iki anlayışı tartışmıyoruz, Sayın Hâkim, bu anlayışı şu anda millet kendi vicdanında tartışıyor ve günü geldiğinde bu tartışmada millet hesabını soracak.
Tabii aynı kamu yönetimi anlayışının tezahürünü sadece araçta görmedik, her ortamda gördük. Milletin ihtiyacı var mı yok mu bakmadan İstanbul’da Kanal İstanbul denen projenin yapılması da aynı anlayışın tezahürü. Nasıl olsa kendi parasını harcamıyor, nasıl olsa kendi doğasını hırpalamıyor ya da kendi deresini hırpalamıyor. Yani altüst ettiği doğa ve ortaya koyulan büyük bir trajik yatırımın aslında bir yatırım değil bir rant işi olduğunu ne yazık ki milletimiz görüyor ve yaşıyor. Halbuki biz ne dedik? İstanbul’da metro var, metroya ihtiyacı var, metro yapın; depreme hazırlığa ihtiyaç var, depreme yatırım yapın; altyapıya ihtiyaç var, altyapı, kreş, yurt... Ama iktidarın o büyük proje anlatısını beslemek uğruna yapılan yanlışlar bugüne kadar yapıldı, hâlâ yapılmaya devam ediyor. Bir yandan da geçmişte yapılanları da, o büyük projeleri de pervasızca satmaya da yani milletin malını 30 yıllığına satmaya da devam ediyorlar.
2019 yılında yine bu bölümü araçla bitireyim; göreve geldiğimde dedim ki: 'Fazlalık araçları çıkartın.' Tam 730 tane aracı sadece bir bölümde yapılan çalışmayla, 730 tane aracı kiralama dosyasına karşılık geri iade ettiğimiz işlemi 2019’u daha dün gibi hafızalarda hatırlayanlar, yeni Yenikapı’da o fotoğrafı tazeleyeceklerdir diye düşünüyorum."
İmamoğlu, Türkiye gündeminde bomba etkisi yaratan fon skandalına tepki göstererek şunları söyledi:
"Belediye kayıtlarında, evraklarda da belli olduğu şekliyle, yüksek maliyetlerle tariflenmiş bir aracın bedelini bana söylediklerinde bir makam aracının ya da makam hizmet aracının, adı her neyse, çünkü o dönemde kiralanmış, kirası, kira işlemi yapılmış bir ihalede önüme getirdikleri aracın bedelini öğrendiğimde 'Ya, bu aracın daha iyisi bende var, ben kullanıyorum' diyerek bilâbedel o aracı kamuya tahsis etmemle ilgili bir süreçten dolayı buradayım.
Yani işin özeti söyleyeyim; birazdan başka açılımlarla detayına da geleceğim. İşin özeti şu: O dönem, kademe dahil, yanlış hatırlamıyorsam 7200 TL ihale... 2024 rakamlarıyla ki ben 2025'te arabamı tahsis ettim, o günün rakamlarıyla 3000 Dolar'a tekabül eden, aylık kirası 3000 doları aşan bir aracın kiralanması yerine 'Ya, bu arabadan bende de var, ben bu arabamı kullanmaya devam edeyim, buna gerek yok, geri iade edin bu arabayı belediyeye bedava tahsis edelim, şirketimin arabasıdır' diyerek yapılan işlemden Ekrem'e suç çıkarma girişimidir. Kanuna uygun olduğunu düşünüyorum, kanunda bir eksiklik varsa onun da bir yerden geri döneceğini düşünüyorum. Benim için son derece basit bir soruyla bu iş yürüdü: 'Benim aracım varsa milletin parasını neden makam aracına harcayayım ya da makam hizmet aracına harcayayım? Telaffuzu yanlış yapmayalım.' diyerek bir işlem yürütüldü.
Bugün ise yıllar önce yaptığım bu tercih dönüp dolaşıp bir ceza davasının konusu haline gelebiliyor. Niye? Çünkü 'Ekrem'i didik didik edelim, saçının teline kadar bakalım, ne buluruz? Öyle bir yapalım ki yazlığının kapısını da kıralım, babasının tarlasını da kazalım, kuyularına da bakalım.' Halbuki ben ne beklerim biliyor musunuz? Şu anda Türkiye'de bu fon işinin içinde olan insanların da acaba babalarının tarlalarını kazacaklar mı diye merak ediyorum, mesela. Veya bu fon işi içinde olan insanların şoförlerini de tutuklayıp acaba onları konuşturacaklar mı diye merak ediyorum? Ya da fon içinde olan, 120 milyar dolara yakın, 500.000'in üzerinde insanın dolandırıldığının konuşulduğu böyle bir olayla ilgili acaba merak ediyorum; sağına soluna polisi koyup ortasına da o insanları koyup dronela, 3-4 kamerayla çekim yapıp o insanları millete afişe edecekler mi diye merak ediyorum? Hatta daha ileri gidiyorum, bir kısmı gözaltına alındı, tutuklandı; acaba o insanların evlerine gidip bunları asla yapın da istemiyorum ama evlerinden görüntüler alıp, kasalarının arandığı, kasalarında ne bulunduğunu görüntülerle beraber acaba servis edilecek mi diye bekliyorum? Bunların hepsini yaşadık, yüzlerce binlerce arkadaşım bunları yaşadı."
İmamoğlu, hapse atılanların iftira mekanizmasına dönüştürüldüğünü vurguladı ve "Birçok davamdaki gibi hangi motivasyonla böyle absürt bir konu davaya dönüştü?" dedi.
"Sessizliğin, korkunun çoğaldığı yerde zulüm cesaret bulur, zalimlere fırsat doğar.
Korku büyüdükçe insanın doğru bildiğini söylemesi zorlaşabilir. Biz bunun bir örneğini yanda görülen mahkemede çok yaşadık. Nasıl yaşadık? Hapse atılanların nasıl iftira mekanizmasına döndüğünü ve yargının da pervasızca bundan nasıl yararlanmaya çalıştığını gördük ve örneklerini şu anda da yaşıyoruz. Ona da Yalçın Küçük’ten bir hatırlatma yapayım: İtirafçı olmayı 'insanın kendini kusması' diye tanımlar, o kusmuk kusmuk hallerini yaşatır. Onun için, bu korkunun bu millete yakışmadığını ve yakışmayacağını düşünüyorum. Çünkü bizler hepimiz İstiklal Marşı’nı okurken ilk sözünün 'Korkma!' ile başlamasının bir tesadüf olmadığını düşünenlerdenim. Yani sadece Mehmet Akif’in kaleminden çıkan bir kelime değil, milletin bağrından sinesinden kopan bir haykırış olduğunu düşünüyorum.
Ben öylesine bir vatanseverim... İşte hukuk devletinin görevi insanları korkutarak susturmak, bir sessizliğe sürüklemek asla değil ve olamaz. İnsanların korkmadan yaşayabilecekleri bir düzen kurmak zorundayız. Esasen demokrasi, cumhuriyet, adalet; bunları teminat altına alan, yani korkmadan yaşayabilecekleri bir ortam var eden mekanizmanın çok önemli bileşenleridir. Bunları sarsmaya, sakatlamaya çalışanlara karşı da mücadelemiz katidir ve korkusuzdur. Dolayısıyla benim dünyamda hâkim korkmayacak, savcı korkmayacak, gazeteci korkmayacak, siyasetçi korkmayacak, pazarcı korkmayacak, kadını erkeği, çocuğu, hele hele gençler hiç korkmayacak, vatandaş korkmayacak. Esas bu, aslında...
Şimdi bütün bunlar çok önemli. Esasen 'vatandaş korkmayacak' dediğimiz yerde, evet, ben o korkusuz vatandaşların, 86 milyon insanın yurdunda var olan birisi olarak buradan bu konuşmayı yapıyorum. Tabii sorabilirsiniz 'Buradan niye giriş yaptınız?' diye. Çünkü bugün önümüze konan bu dava, ilk bakışta bir makam arabası meselesi olarak görülebilir; öyle bir mesele değildir, siyasidir ve siyasi saiklerle türetilmiştir. Birinci mesele, esasen yine sordum ya, böyle bir konu nasıl bir davaya dönüşebilir ya da dönüştü? Mesele burada, birçok davamdaki gibi hangi motivasyonla böyle absürt bir konu, nasıl hangi insanların marifetli kalemleri ile sıralı bir biçimde davaya dönüşerek bugün önümüze geldi?"
İmamoğlu, Türkiye'de yüzde 85 oranında yargıya güvensizlik olduğuna dikkat çekti. İmamoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün ülkemiz yargı güvenliği bakımından 144 ülke arasında 118. sırada. Bundan rahatsız olmayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı varsa ben onun vatanseverliğini ve bu ülkeye bağlılığını çok net sorgularım. Yapılan araştırmalarda vatandaşlarımızın Türk yargısına, hepimiz için yaşamsal teminatı olan yani bir nevi aslında dimdik ayakta durabilmemizin temeli olan adalete, Türk yargısına güven sadece %15'lerde. Bunun anlamı; %85'i yani 100 kişinin 85'i bu ülkede ne yazık ki sizlerin temsil ettiği bu yüce Türk yargısına güvenmiyor.
Açıkçası adalete güvenmeyince yaşama dair de güven duygusu azalıyor; bu, Türkiye için ve milletimiz için en büyük tehdittir. Bundan rahatsız olmayan, bundan hüzün duymayan bir yargı görevlisinin de bu ülkenin geleceğine karşı taşıdığı sorumluluğu çok net bir şekilde sorgularım. Çünkü bunlar sıradan istatistikler değildir; bir devletin en önemli sermayelerinden biri vatandaşın adalete duyduğu güvendir. İnsanlar mahkemeye girdiğinde karşısında devleti değil adaleti göreceğine inanmalıdır.
Savcının kararını verirken iktidara, muhalefete, medyaya, makama, güce bakmayacağına inanmalıdır. Hakimin siyasi sonuç hesabı yapmadan yalnızca hukukun gereğini yerine getireceğine inanmalıdır. Esasen 'inanmalıdır' diyoruz ama az önce verdiğim istatistiklerde de inanmadığını görüyoruz ve bunun da neden bu şekilde olduğunu düşünmelidir. Yani dışarıda sorsanız insanların ilk dualarından birisi 'Allah kimseyi mahkemeye düşürmesin' oldu artık. Esasen mahkeme sığınılacak yerdir; mazlumun hakkını arayacağı yerdir, haklının hakkını alacağı yerdir, haksızın hukuksuz bir şekilde cezalandırılacağı yerdir. Ama şu an Türkiye'de bunun tam tersine inanan toplumun %85'i yargıya güvenmiyor.
Ben bütün bunları söylediğim için devletin, vatanın, devletin yönetiminin düşmanı değilim; tam tersine ben bu ülkenin, bu halkın ve bu devletin evladıyım. Yani burada yetişmiş, hayatını bu cennet vatanın topraklarında geçirmiş, üretmiş ve milletin de teveccühünü kazanmış; sadece teveccühü seçimler ve sandıklar üzerinden değil, aynı zamanda 'ülkeyi yönetmelidir' diye tariflemiş ve dünyada olmayacak bir biçimde 15.500.000 insanın da ön seçimde sandığa koşarak oy kullandığı, cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istediği bir kişiyim. O bakımdan sözlerim öfkeden değil, sorumluluktandır.
Hakikati dile getirme sorumluluğundan doğmaktadır. Devleti yıkan hakikat değil, hakikatten korkmaktır. Tabii burada insanların aklından geçmeyebilir ama belki bir kısım insanın geçebilir; 'Ya arabanın benzini, mazotu, lastiği varken bunları niye düşünüyoruz ve konuşuyoruz?' İşte tam da bunu, bu iddianameyi yazan iddia makamı düşünecek. Umarım sözlerimin sonunda onların da bu anlatacaklarımdan ders alacağı hususlar çıkabilir.
Cumhuriyet çok kıymetlidir. Cumhuriyete olan inanç benim şu andaki direncimin en büyük kaynağıdır. Çünkü Cumhuriyet bize itaati değil sorumluluğu, korkuyu değil hakikati, kul olmayı değil yurttaşlığı öğretmiştir. Çünkü Cumhuriyet’te insan iktidarın kulu değildir, hele hele bir kişinin tası asla değildir; devletin eşit yurttaşıdır. Ve yurttaşın görevi yalnızca seçimden seçime oy vermek değildir; gerektiğinde devlet adına yetki kullananlara dönüp 'Yanlış yapıyorsunuz' diyebilmektir. Evet, yurttaş olmak böyle bir şeydir. Yurttaş başını öne eğen, her şeye 'evet' diyen ve itaat eden değildir. O dönem biteli bu topraklarda 103 sene olmuştur. Dolayısıyla 'itaat et, rahat et' Türk milletine yakışacak bir duruş asla değildir. Ben o duruşu temsil ediyorum, o duruşu temsil etmekten de onur duyuyorum. Buna da engel olacak bir kişi henüz anasının karnından doğmadı!
Sokrates, Atina Mahkemesi’nde devletin gençliğini yoldan çıkartmakla suçlandığında kendisini büyük ama uykuda olan Atina'yı uyandıran bir at sineğine benzetmişti. Ben de imkân bulduğum her anda, bu ülkenin uyuşturulmak istenen her ortamında, bu ülkenin güzel insanlarına, yurttaşlarına seslendim ve beni duyduklarını düşünüyorum. Yani beni Artvin’de de duyuyorlar, Muğla’dan da duyuyorlar, Hatay‘dan da, Sinop’tan da, Diyarbakır’dan da, Van’dan da, İzmir’den de, Çankırı’da da, Ankara’dan da, her yerden duyuyorlar; elbette güzel şehrim İstanbul’dan da duyuyorlar. Niyetim insanları sarsmak değil, uyku halini dağıtmak ve hakikati hatırlatmaktı. Çünkü biliyorum ki sorgulanmayan bir devlet adaletini yitirir; şu anda tam da bu tehdidin merkezinde duruyor."
Ekrem İmamoğlu savunmasına başladı. İmamoğlu şunları söyledi:
"Evet, Sayın Başkan, Sayın Hakim. Ve sizin huzurunuzda tabii Türk milletine sesleneceğim.
Yine ilginç bir mahkemedeyiz. Öncelikle bunun altını çizmek isterim. Çok enteresan mahkemelerde duruşmalara çıkıyorum ama bu daha da ilginç. Böylesi bir mahkemede bulunmaktan ve yüce Türk yargısının bu şekilde meşgul edilmesini sağlayan iddia makamının bu absürt talebinin kabul edilmesini de açıkçası kendi namıma yanlış buluyorum ve çok yanlış bir davanın açıldığını düşünüyorum.
Bu arada, 9 Mart 2026'dan bugüne, şu an itibarıyla 100. duruşmama giriyorum. 100 duruşmaya kaç kişi girmiştir bilmiyorum. Bu kadar zaman içinde, yaklaşık altı ay içerisinde, şu an itibarıyla 100. duruşmadayım.
Buraya, yürüme mesafesinde 99. duruşmaya katıldığım bir duruşmadan, buraya 100. duruşmaya katılmak için geldim.
Tabii, burada, bu kürsüde bulunduğum her duruşmada, yer aldığım bütün davalarda yapılan haksızlıkları, hukuksuzlukları, adaletsizlikleri anlatmaya çalıştım.
Öncelikle şunu söyleyeyim: Elbette ki burada arabanın lastiği, arabanın mazotu konusuna da gireceğim, girmeyeceğim değil. Savunmam için o da var ama bu da bana yönelik yürütülen yargı saldırısının sebebi olarak doğmuş siyasi davalardan bir tanesindesiniz, ne yazık ki.
Dediğim gibi, adaletsizlikleri anlatmaya çalıştım. Ülkemizin siyasete bulaşmış yargı eliyle nasıl esasen telafisi güç zararlar gördüğünü her ortamda ifade ettim. Yargı tarihimizde bizi onurlandıran örneklerin yanında bizi utandıran örnekleri de her aşamada sıraladım. Siyasetin güdümüne girmiş bir yargının yalnızca hukuku değil; anayasayı, yasaları, devlet düzenini, kurumları, ekonomiyi, toplumsal güveni ve nihayet siyasetin kendisini nasıl tahrip ettiğini her mahkemede anlatmaya çalıştım.
Ama şunun özellikle bilinmesini isterim: Benim bu anlatılarım, bu feryadım yalnızca kendim için değildi. Zaten şahsi hayatıma yönelik de ben burada sanık kürsüsünde değilim. Sadece özgürlüğü elinden alınmış arkadaşlarım için de feryatta bulunmadım ya da bu anlatıları sıralamadım. Bu feryat aynı zamanda hem ülkem içindi, hem devlet içindi, vatanım için de, geleceğim için de... Yani bu yaşanan kötülüklerin, siyasi davaların, siyasi saiklerle yürütülen bu kötü saldırıların kimsenin başına gelmemesi için bu mücadeleyi verdim, vermeye devam ediyorum."
İmamoğlu salona alkışlarla karşılandı. Kimlik tespiti ve iddianamenin özeti okunuyor.
Büyükçekmece 21. Asliye Ceza Mahkemesi'nde açılan dava, Silivri'deki eski duruşma salonunda başladı.
Dilek İmamoğlu, Selim İmamoğlu, Ekrem İmamoğlu'nun kız kardeşi Neslihan Yakupçebioğlu, İBB Başkan Vekili Nuri Aslan, YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve çok sayıda izleyici davayı izlemek üzere Silivri'ye geldi.
Ekrem İmamoğlu "makam aracı" davasına katılmak üzere İBB davasından ayrıldı. Henüz salona kimse alınmadı. Mahkeme heyeti bekleniyor.
Sağ kolundan Çerçioğlu'nu yakacak sözler! Aziz İhsan Aktaş itirafları geldi33 izlenme
AKP’li Şanlıurfa Belediye Başkanı kendisini peygamberlerle kıyasladı43 izlenme
AKP’li damada ihale yağdı!981 izlenme
14 milyarı ödemeyene 296 milyon yeni kredi40 izlenme
Şişli Belediyesi'ne atanan kayyımın ilk işi Ekrem İmamoğlu afişlerini indirmek oldu57 izlenme
Sosyal medyada 'Asgari ücretliler ölsün' demişti, hırsızlık yaparken yakalandı!60 izlenme
Erdoğan'a bir şok daha! Görev onayı oranında rekor düşüş!98 izlenme
Gıda enflasyonu aldı başını gitti! Son iki yılın zirvesinde36 izlenme